Hayatta kimin ne kadar yaşayacağı bilinmez, şüphesiz! Süresi ne kadar olursa olsun, anlamlı yaşamak en güzeli. Hep başarılı ve mutlu kalmak, tüm gönüllerin isteği! Yaşanılan yıllar anlamlı gelmediğinde yürekle beden arkasında kalan yıllara, çocukluklarına dönmek için derin ahlar çekilir.
Yaşamak fakirleştirir adamı. Durmadan azalır, ama çoğalmazsın tutunduğun umudu bırakırsan eğer. Deli-dolu, ipe-sapa gelmez hülyaların olmalı. “Ben yürürsem bir gün dağlar da yürür benimle” gibi mesela. Tut ki yürüdün ve çakılıp kaldı dağlar, ne çıkar? Değil mi ki umudu yaşadın bir zaman, bir zaman bununla avundun, ışıdı gözlerin bir müddet bu umutla, yetmez mi?
İlkokul beşinci sınıftaydım. Her sabah olduğu gibi o sabah da erken kalkmıştım. Ama siyah önlüğümü giymedim. Spor kıyafetler tercih etmem gerekiyordu lakin ağabeyime küçük geldiği için bana düşen fanila ve bayramda alınan pantolonumu giymiştim. Siyah pantolonun altına siyah lastik ayakkabılarımı da giyince kendi spor tarzımı oluşturmuştum. Çünkü o gün geziye gidecektik. Eşofman takımım yoktu ama olsa da kıyıp giyer miydim bilmiyorum. İmkânlarımızın bir eşofman takımı almaya müsait olmadığını biliyordum ama çocuk yüreğime söz geçiremediğim için yine de bozuluyordum...