Fatih ve Fetih
Yazar Site Yöneticisi .   

Osmanlılarda Fetih Ruhu

Hani fetih ruhu nedir diyoruz ya, işte bu zihniyet; yâni Allah'ın emrini yerleştirmek... Onun bir adı da nedir: i'lâ-yı kelimetullàh... İ'lâ ne demek, a'lâ etmek, yükseltmek demek. Allah'ın sözünü yüceltmek, buyruğunu saygınlaştırmak, tutulur hale getirmek demek. Bunun için çalışmışlar. İşte cihadın ruhu budur.

Osman Gazi oğlu Orhan'a demiş ki:

"--Oğlum, kuru mücadele, kavga, çatışma ile cihangirlik; bu bize yakışmaz. Yâni, ben en kuvvetli imparator olayım, ben en çok mülke sahip olayım; bu bize yakışmaz. Bizim asıl maksadımız, Allah ve İslâm yolunda cihad etmektir."

Yâni toprak, hükümdarlık filân istemiyor. Zâten Osmanlı hükümdarlarının şöyle ilk devresini okuyunca insan, ağlıyor, gözleri yaşarıyor. Öyle mübarek insanlar ki, öyle samîmî insanlar ki, mal mülk dâvâsında değiller. Kazançlarını hayrâta sarfetmişler. Orhan Gazi imârethânede kendi eliyle fukaraya aş dağıtmış İznik'te... Mütevâzi, halkın içinde, halkla beraber, halkın derdiyle dertlenen, onlara iyilik yapan, müesseseler kuran insanlar.

Yâni biz burda konuşma yapmak için şu salonu tutmuşuz. Kendi salonumuz olsa, orda konuşurduk. Bir salonun olması bile bir mazhariyettir, bir varlıktır.

Bir ülkeyi alıyorsun, hiç bir şey yok... Camiler yapılmış, medreseler yapılmış, aşhàneler yapılmış, hastaneler yapılmış, her şey yapılmış. Ondan sonra da o binaların hepsi bize verilmiş, vakfedilmiş. Şu hizmette kullanılsın diye, adam kendi malını bize vermiş. Çok büyük hizmet, çok büyük fedâkârlık... "Sen yaptın mı?" diye düşün, anlarsın.

Sen paracıklarından ne kadarını ayırdın, ne yaptın bakalım?..

Meşhur bir şiir var: "İmtisâl-i câhid-ü fillâh oluptur niyyetim. / Dîn-i İslâm'ın mücerred gayretidir gayretim." diye başlıyor. "Ey Muhammed, mu'cizât-ı Ahmed ü Muhtar ile, / Umaram gàlib ola, a'dâ-yı dîne devletim." diye bitiyor. Beş beyitlik bir şiir.

Sultanlardan Muhammed isminde birisi yazmış ama, hangi Muhammed yazmış?.. Benim incelemelerime göre, okumalarıma göre, bu Fatih Sultan Muhammed değil, Avcı Mehmed denilen IV. Mehmed yazmış bu şiiri ama, mantık aynı, zihniyet, cihad ruhu aynı. Diyor ki:

İmtisâl-i câhidû fillâh oluptur niyyetim.
Dîn-i İslâm'ın mücerred gayretidir gayretim.

"Câhidû fillâh emrini tutmaktır niyyetim. Kur'an'da Allah, 'Allah yolunda cihad edin!' dedi ya, niyetim onu tutmaktır." diyor. "Benim yaptığım çalışmalarda bütün bu telâşım, İslâm içindir." diyor.

Fazl-u Hakk u himmet-i cünd-i ricâlullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyyetim.

İki şey söylüyor: "Bir, Cenâb-ı Hakk'ın fazl ü keremiyle; iki, evliyâullah olan askerler sayesinde... Allah'ın fazlıyla ve Allah eri erenlerin himmetiyle, ehl-i küfrü kahreylemek istiyorum. Küfrü kaldıracağım, imanı hakim kılacağım." diyor.

Enbiyâ vü evliyâya istinâdım var benim,
Lütf-u Hak'tandır hemen ümmîd-i feth u nusratım.

"Ben peygamberlerin hizmetindeyim, onlara dayanmışım; evliyâların yolundayım, onlara dayanmışım. Zaferi Allah'ın lütfu nasib edecek, biliyorum onu!" diyor.

Evet, Allah nasib ederse, zafer olur; nasib etmezse büyük ordular küçük ordular karşısında yenilir. Çok güzel anlamış İslâm'ı...

Nefs ü mâl ile nola kılsam cihanda ictihad,
Hamdü lillâh, var gazâya sad hezâran rağbetim!

"Malımla, canımla cihad etsem ne iyi olur, ne güzel olur. Allah'a hamd olsun ki, içimde yüzbinlerce arzu var cihad etmeye..." diyor.

Şu hale bak, şu mübareklerin sözlerine bak!.. Mübarek sözlere bak!...

Ey Muhammed, mu'cizât-ı Ahmed ü Muhtar ile,
Umaram gàlib ola, a'dâ-yı dîne devletim.

"Ahmed ü Muhtar Peygamber Efendimiz'in müjdeleri sayesinde, ümid ederim ki, din düşmanlarına benim devletim gàlip gelir."

İşte cihad ruhunu özetlemiş şiir. Bunu Dördüncü Mehmed, Avcı Mehmed yazmış. Çünkü Fatih şiirde Avnî mahlâsını kullanırdı. Şiirleri var; Farsça şiir divanı var, Türkçe şiir divanı var... Ömrü cihadla geçmiş ama, bütün şirleri aşk ve sevgi üzerine...

Gençken, 18 yaşında evlenmiş... 12 yaşında tahta geçmiş. Ondan sonra düşmanlar çok saldırıp karışıklıklar çoğalınca, babası tekrar yardıma geliyor. Babası ölünce 19 yaşında yine taht kendisine kalıyor.

Bu yaşlarda bizim çocuklarımız neyler, ne yapar?.. 12 yaşında, 15 yaşında, 17 yaşında, 19 yaşında... Bir bizim çocukları düşünün, bir de onu düşünün!

Onun için, Arif Nihad Asya'ya Allah rahmet eylesin... Çok iyi ahbaplığımız oldu. Derviş insandı, Mevlevî dervişi idi. Çok güzel şiir yazmış. Diyor ki:

Sen niye bilmem hâlâ oyunda oynaştasın;
Fâtih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!

Yâni oyunla, oynaşla ömrü hebâ ediyoruz, hebâ ettiriyorlar. Sörf, rüzgâr sörfü, dalga sörfü, yüzme, koşma, oyun... Benim amcam, "Ülen, böyle boş yere ırgat gibi koşacağına, bir fakirin tarlasını çapalasa da sevap kazansa ya!" diyor. Öyle boş yere emek harcamak amcamın aklına girmiyor.

Fatih koşturmuş ama, ülkeden ülkeye koşturmuş. Kaç tane ülke almış. Koşturma başka türlü olacak, cihad ruhuyla olacak, Allah yolunda olacak!

Süleyman Gazi... Süleyman Gazi kim?.. Çok Süleyman gaziler vardır da, bu Süleyman Gazi Orhan Gazi'nin oğlu. Gelibolu'ya geçmiş. Çanakkale Boğazı'ndan Trakya'ya geçiyorlar. İstanbul Boğazı, ortada Kostantinopolis olduğu için geçiş kolay değil; Çanakkale Boğazını geçiyorlar. Bak, o Süleyman Gazi mübârek ne demiş!

Çanakkale Boğazını geçince, gaza arkadaşlarına sordu:

"--Buraya niçin geldiğinizi biliyor musunuz?.."

Boğazı geçtiler sallarla... Çanakkale Boğazı İstanbul Boğazı'ndan çok daha geniştir, esintilidir, rüzgârlıdır, geçiş zordur ama, bir çaresini bulmuşlar, sallarla geçmişler.

Biz ilkokulda iken Boğaziçinde bir Boğaziçi Lisesi vardı, ahşap; onun duvarına meşhur bir ressam, Süleyman Gazi'nin, mücahidlerin sallarla Rumeliye geçişini resmetmiş; çok güzel bir levha vardı. Şimdi ne oldu bilmiyorum.

"--Buraya neden geldiğimizi biliyor musunuz?" diye sormuş gazâ arkadaşlarına.

"--Bilmiyoruz, hayır!" demişler. Belki ne görevle geldiğimizi soruyor filân diye düşündüler.

"--Biz buraya mal mülk edinmek, servet ve şöhret sahibi olmak için gelmedik. Gayemiz i'lâ-yı kelimetullahtan başka bir şey değildir." demiş.

İ'lâ-yı kelimetullah ne demekti?.. Allah'ın sözü hakim olsun diye, onu yüceltmek için demek.

Yavuz vefat edeceği zaman... Sırtından çıban çıkmış, cerahatı gitsin filân diye sıkmışlar. Kan çıbanı gibi görünüyormuş ama, kan çıbanı değilmiş, kansermiş. İyi olmamış sırtındaki çıban, ölümüne sebep olmuş.

Tabii gittikçe fenâlaşıyormuş. Yanındaki yakınları, dâimâ sohbetinde bulunan kimselerden Hasan-ı Can diye birisi varmış.

"--Sultânım şimdi Allah'la beraber olmak vaktidir. Yâni kelime-i şehâdet getir, ölmek üzeresin, Allah'la beraber olmak zamanıdır." demiş.

Yavuz Selim'den hiç tahmin etmiyordum, cevaba bak; diyor ki... Şöyle bir ters ters bakmış bunu söyleyen:

"--Ya sen bizi kiminle beraber bilirdin?" demiş.

Yâni, "Zâten Allah'la idik, zâten onu zikrediyorduk mânâsına, hatırlatmaya lüzum yok!" demek istiyor.

Yaman adamlar, yavuz adamlar; biliyorlar işi...

Kosova'da düşmanlarla karşılaşmak kesinleşti. I. Kosova Savaşı, 1389. Savaş olacak. Ordusu az, çok az; karşı taraf çok kuvvetli... I. Murad dua etti, dedi ki:

"--Yâ Rabbi, benim ordum az, karşı taraf çok kuvvetli!... Eğer biz burada yenilirsek, bu diyarlardan bizim kökümüz silinir; artık buralarda bir daha sana ibadet edilmez, senin adın anılmaz yâ Rabbi!.. Beni mahcub etme, beni mağlub düşürme yâ Rabbi! Ordum gàlip olsun, ben şehid olayım yâ Rabbi!.. Yaşamak değil gàyem, ama müslümanlık burdan silinmesin!.. Buralardan senin adın silunmesin, ezanlar bir daha okunmaz duruma gelmesin!" dedi.

Mehmed Akif boşuna demiyor:

Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli,
Ebedî yurdumun üstünde benim, inlemeli!

Oralardan İslâm dini silinip geri gitmesin diye dua etmiş, şehid olmayı istemiş. Bunu nazmen Solakzâde tarihinde şiir haline getirmiş tarihçi. Diyor ki:

Râh-ı din içre ben fedâ olayım,
Siper-i asker-i hüdâ olayım!
Din yolunda beni şehid eyle,
Ahirette beni saîd eyle!..

"Din yolunda fî sebîlillah ben fedâ olayım! Hidayet yolunun askerlerinin paravanı ben olayım! Gelecek bana gelsin, onlara gelmesin. Din yolunda ben şehid olayım!" diyor. Hükümdar bu...

--Osmanlı hükümdarları ne yapar?..

--Haremleri varmış hocam, kaç tane cariye varmış, çengi çalgı varmış...

Öyle değil işte bak!.. Hiç olmazsa bir zamanlar öyle değil, belki hiç öyle değil... Belki başka hükümdarların öyledir de, Avrupalıların, kralların, bilmem nelerin...

Ben İran'a gittim de, Tahran'da bize İranlı hükümdarların saraylarını gezdirdiler. Niyâveran Sarayı mıydı, neydi, bir saraya götürdüler, bahçesinde öyle büyük havuzlar var ki!.. O kadar su, o kadar havuzlar, buralarda hiçbir yerde yok... Böyle su bir yerden bir yere, bir yerden bir yere akıyor, gidiyor.

Hocam, "Perdeler som altından!" dediler. Gittik, baktık, kıpırdamıyor bile... Perdeler som altından...

Osmanlılarda yok öyle bir şey... Topkapı Sarayı filân bir şey değil... Burdaki malikânelerin yanında filân daha sade kalır. Avrupa'daki sarayların hepsinden çok sadedir. Çok basit yapılardır.

Diyor ki: "Ben şehid olayım da, ahirette beni saîd eyle!" diyor.

Mülk-ü İslâm'ı pây-i mâl etme,
Menzil-i fırka-i dalâl etme!

"İslâm diyarını ayaklar altında ezdirme yâ Rabbi! Buraları dalâletteki heriflerin oturma yeri yapma! Elimizden çıkıp da onlar oturmasınlar." diyor.

İşte fetih ruhu bu... Ölümü seve seve istemek, Allah yolunda cihad etmek, rahatı düşünmemek...

Fatihin mizacını, huylarını yazarken, kitaplar diyorlar ki: "Eğlenceye, zevke sefâya hiç meyli yoktu. Huyu öyleydi." diyorlar.

İstanbul'un Fethi Süreci

İstanbul'un fethi olayı ve bu fethi yapan Fatih Sultan Muhammed Han-ı Cennet-mekân pat diye, zamanın akışı içinde, ortaya birden çıkıvermiş varlıklar değildir. Bunlar sürecin, bir devamlı oluşumun sonucudur.

--İstanbul'un fethi nasıl olmuştur, ne zamandan başlamıştır?..

İstanbul'un fethi Peygamber SAS'in "İstanbul fethedilecektir; İstanbul'u fetheden çok iyi bir komutandır." diye müjdelemesinden başlamıştır. Onun için daha Hazret-i Osman zamanında İstanbul'a bir sefer düzenlenmiştir, Antalya'ya kadar gemiler gelmiştir.

Boğaza kadar gelemediler. Ama ondan sonraki devrede Emevîler birkaç sefer yaptılar, İstanbul'a kadar geldiler, kuşattılar. Hem de cami filân yaptırdılar. İstanbul fethedilmediği halde Arap Camisi diye, Mesleme Camisi diye camiler var.

Yâni bir arzunun, bir ülkünün, bir gayenin olması için çalışıla çalışıla, öyle olmuştur bu... Şairin demin söylediği gibi, iş Allah'ın lütfundandır, Allah'ın yardımındandır. Çünkü, Allah'ın yardımı olmazsa, Peygamber ordusu bile gàlip gelemiyor.

Allah'ın yardımındandır. Peygamber Efendimiz'in duası bereketindendir, işaretindendir. Fethi yapacak insanların mâneviyatının kaynağı İslâm dinidir. İstanbul'u fetheden İslâm'ın kendisidir, İslâm dinidir. İslâm dini fethetmiştir.

Eğer İslâm dini olmasaydı, İslâm inancı, ülküsü olmasaydı, bizim dedelerimiz Orta Asya'da dururlardı. Koskoca ülkeler... Ne yapacak orayı bırakıp da, bu tarafa gelip de?.. Orası da bir yer, burası da bir yer; herkes otursun oturduğu yerde...

Ne Arap Endülüs'e giderdi, ne Türk Orta Asya'dan Balkanlar'a geçerdi, ne Sultan Mahmud Hindistan'a giderdi; herkes oturduğu yerde dururdu.

Bu İslâm'dan, İslâm'ın bereketi, İslâm'ın emri... İyilik hakim olsun diye İslâm'dan ve Peygamber SAS'den...

Arapların seferleri var, Selçukluların seferleri var... Hani Malazgirt zaferini kazandıktan sonra, Romenos Diyojenes'i yok ettikten sonra, bizim ecdadımız o zamanlardan İstanbul'a kadar dayanmışlar. Ama 1071'den 1453'e kadar, kaç asır daha olmamış bu iş... Çalışılmış ama, olmamış. Selçuklular çalışmışlar, olmamış.

Osmanlılar gelmişler, Selçukluların hududunda bir yere yerleştirilmişler. Domaniç yaylası, Söğüt, şöyle Tunçbilek santralının olduğu yaylalar, Bursa'ya doğru yaylalar... Oralara yerleştirmiş Selçuklu Sultanı. Küçücük bir beylik...

Osman Gazi diyor ki:
"--Oğlum, ben buraya bir zayıf karınca gibi geldim." diyor.

Mûr, karınca; mûrçe, karıncacık demek Farsça... "Ben buraya bir mûrçe-i zayıf gibi geldim." diyor. Mütevâzi bir şekilde geldiler, ama o fetih ruhu var ya, o anlatmağa çalıştığım o cihad ruhundan nasibleri çoktu.

Çok temiz insanlardı, çok saygılı insanlardı. "Bu Allah'ın kitabı!" diye sabaha kadar elpençe divan durmuş, yatmamış yatağa... Evliyâullahın duasını almışlardır. Onlar giriştiler.

Öteki beylikler birbirleriyle çarpıştı, çarpıştı, çarpıştı; bunlar cihadla meşgul oldu. Müslümanın müslümanla çarpışması günahtır. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki, ilginç bir hadis-i şerif:

"--Müslüman müslümanla çarpışırsa, ölen de cehenneme gidecek, öldüren de cehenneme gidecek!"

Diyorlar ki:
"--Yâ Rasûlallah, öldürenin cehenneme gideceğini, tamam, anlayabiliyoruz ama; ölen zâten ölmüş, mağdur duruma düşmüş. Bir de ahirette o da niye cehenneme gidecek?" diye soruyorlar.

Peygamber Efendimiz diyor ki:
"--Niyeti ne idi?.. Onun da niyeti karşı tarafı öldürmekti ama, o öldüremedi, bu öldürdü."

Niyet öldürmek olunca, o zaman iyi olmuyor.

Fâtih Sultan Mehmed Balkanlar'da gazâ ile meşgul iken, arkadan kendisine çok suikasdler, aleyhte çalışmalar yaptılar Anadolu'nun beylikleri... Karamanoğulları, Zülkadiroğulları, Germiyanoğulları... vs. Bazı beyler anlayamadılar. Gittiler, Uzun Hasan'ın yanına hepsi yığıldılar, Uzun Hasan'la Fâtih'i birbirine düşürdüler.

Sonunda Otlukbeli savaşında Uzun Hasan'la Fâtih çarpıştı, mecbûren... Venediklilerle sulh akdetti, bu tarafta geldi bu fitneyi durdurmak için çarpıştı. Yendi ama zulüm yapmadı, affetti. Aldığı esirleri iade etti, çünkü İslâm ordusu... Müslümanlara yumuşak davrandı.

Karamanoğlu'nu kaç defa affetti. Sözünü kaç defa bozdu adamlar; söz verdi, sözünde durmadı. O affetti. Onun için bereket vardı Osmanlılarda, Osmanlılar ilerlediler.

Osmanlıların Kuşatmaları

Osmanlılar İstanbul'un fethine yedi defa teşebbüs ettiler. Bunun dört tanesini Yıldırım Bayezit Han yaptı. Yıldırım Bayezid Han, yıldırım gibi bir insandı, hareketli bir insandı. Tavsiye ederim, Osmanlı tarihini çok güzel okuyun! Roman kadar heyecanlı ve çok ibretli... Dikkatli okuyun yalnız!

Bana kalsa, vaktim olsa, Allah imkân verse, ben bu kitapların hepsini yeniden yazarım. Hiç doğru düzgün yazmamışlar, gürültüye boğmuşlar. Asıl önemli noktalara işaret etmek lâzım, ibret derslerini çıkartmak lâzım!..

Fâtih için doğru düzgün bir kitap yazmak lâzım, bu cihad ruhunu filân güzel anlatmak lâzım! Bu insanları hep batılıların yazdığı gibi entrika düşüncesiyle, "Şöyle oldu da, böyle yaptı da, bilmem ne de, bilmem ne de..." diye tarihi öyle yazıyorlar. Bunların cihad ruhunu, fetih ruhunu anlayamıyor pek çok kimse...

Yıldırım Bayezid dört defa ciddî teşebbüs yaptı. Yıldırım çok ciddî idi, bayağı istedi fethetmeyi, ama Allah ona nasib etmedi. Çünkü kusurları vardı. Yıldırım'ın bir kusuru vardı, ona ne demiş Emir Sultan mübârek?..

Ulu Cami'yi yaptırmış. Bursa Ulu Camisi yirmi tane kubbeden müteşekkil, yirmi camiyi bir araya getirmiş kadar büyük. Yanında Orhan Gazi Camisi, öbür tarafta başka camiler mâlûm; onların yirmisi gibi, yirmi kubbeli bir cami. Kocaman bir cami yaptırdı. Ondan sonra da Emir Sultan'a sordu:
"--Nasıl hocam, güzel mi cami?.."
"--Güzel ama eksiği var sultânım!" dedi.
"--Nedir eksiği?.." dedi
"--Dört tarafına dört tane de meyhane yapacaktın; lâzım olacak sana..." dedi.

Yâni iğneledi biraz. O huyundan dolayı Allah nasib etmedi.

Muhterem kardeşlerim, lafların hepsi gelir geçer, şu sözü hiç unutmayın! Bu konferanstan bir bu kalsa yeter:

"Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne karşı kulluğu çok titiz yapmak lâzım! Yapmadığı zaman insan bir şeyler kaybedebilir, olmaz nasîb..."

Yıldırım dört defa teşebbüs etti, hem de çok da güzel tedbirler aldı. Boğazın Anadolu yakasına Anadolu Hisarını kurdu. Fâtih de daha sonra karşı tarafa Rumeli Hisarını kurdu. Böylece boğazı kilitlediler.

Anadolu Hisarı, ben burayı fethedeceğim, burada askerlerim dura dursun, karşıya geçeceğim zaman kolaylık olsun diye hazırlıktı. Edirne tarafından da fetihler tamamlanmıştı. Timur gelmeseydi, o işi yapacak gibi hazırlanıyordu ama; Allah ona nasib etmedi, aksine Timur'u musallat etti.

Hani Nasreddin Hoca'nın fıkrası var. Bu ciddî konferansta şöyle uyku dağılsın diye anlatalım. Timur'la Nasreddin Hoca'yı sanki beraber yaşamış gibi gösterirler ya, Timur soruyormuş ahaliye:
"--Ben zalim miyim, mazlum muyum?.."
"--Efendim, sen mazlumsun!" diyene;
"--Sus, dalkavuk! Bu kadar astım, kestim, mazlum olur muyum; niye doğruyu söylemiyorsun?" diyormuş, cezalandırıyormuş.

Bunu gören bazıları de kendilerine sorulunca;
"--Zalimsin efendim..." diyorlarmış.
"--Vay küstah, bilmem ne!" diye onu da cezalandırıyormuş.

Aciz kalmışlar, ne cevap vereceklerini bilememişler. Nasreddin Hoca'ya gelmişler. Fıkra ama, sonundaki cümle önemli...

"--Hocam böyle diyor; zalimsin deyince de cezalandırıyor, mazlumsun deyince de cezalandırıyor. Bu adamın hakkından gelemedik, cevaptan aciz kaldık. Gel şuna bir çare bul!" demişler.
"--Tamam, beni götürün o tarafa doğru..." demiş.

Onun geçeceği yola çıkmış. Hocayı da görünce, Timur çağırmış:
"--Gel buraya!.. Söyle bakayım, ben zalim miyim, mazlum muyum?.."

Nasreddin Hoca demiş ki:
"--Zâlim biziz de, Allah seni bize musallat etti." demiş.

Ne kadar güzel cevap... İşin doğrusu da bu... Mânevî, ilâhî bakımdan, hakkàniyetli değerlendirme bu... "Cezâyı hak ettiğimiz için belâsın sen!" diyor. Yâni "Zalimsin!" diyor ama, "Zâlim biziz ki, Allah seni bize musallat etti." demiş.

Tabii, Yıldırım'ın Allah taksiratını affetsin, kusursuz kul olmaz ama; Timur da Osmanlı İmparatorluğu'nun gelişmesini elli sene, yüz sene geciktirdi. Timur'un darbesi çok perişan etti Osmanlıları... Yoksa Yıldırım alabilecekti.

Yıldırım'dan sonra Çelebi Mehmed uğraştı, didindi; pehlivan yapılı, gayretli hükümdar... Toparladı, II. Murad'a verdi. II. Murad Balkanları fethetti, hazırladı. Fâtih hazır bir ortama geldi. Hazır bir ortamda Fâtih çok güzel çalışarak, güzel sonuçları aldı.

Fâtihin Toplumu

Böyle tarihî hazırlıkların, birikimlerin sonucu var, bir de bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum, benim çok önemli gördüğüm noktalardan birisidir bu:

Muhterem kardeşlerim! Toplum, Fâtih'in beraber çalıştığı toplum, Fâtih'in çağındaki insanlar, Fâtih'in çevresi, Fâtih'in teb'ası; toplum tertemiz!.. Dindar, güzel ahlâklı, maddî bakımdan da temiz. Hamamlar her yerde var, Bursa'nın hamamları meşhur; Edine'de, İstabul'da, her yerde var... Akîdeleri ehl-i sünnet akîdesi, pırıl pırıl Kur'an yolu, tertemiz, hiç bozuk, çatlak şey yok!..

Rivayet ederler ki, Fâtih Sultan Mehmed Edirne'de iken, hani Bursa'dan Edirne'ye başşehir nakloldu. Edirne'de daha iyi oluyor, çünkü Balkanlar'a seferler daha kolay gidiyor. Hem de Balkanlar'dan İstanbul'a gelecek yardım da kesilmiş oluyor. O tarafa başşehir gitti Bursa'dan...

Fâtih hazırlanıyor fethe, şöyle bir teftişe çıkmış. Veziri ile beraber kıyafet değiştirmişler, tanınmayacak hale getirmişler kendilerini; çarşıya gitmişler. Osmanlılar'da Fazîlet Mücadelesi diye bir kitapta okumuştum bunu.

Fâtih bir dükkâna girmiş sabahleyin, demiş ki:
"--Bana burdan bir okka peynir ver!"

Dükkâna şöyle bakıyor, "Temiz mi, değil mi?" diye... Adama bakıyor, tartışına bakıyor. Adam güzelce tartmış, fazlasını koymuş, dirhemde hile yapmamış. Peynirin tadı çok güzel. Peynirde hile yok, sütte hile yok, yağı alınmamış...

Adamın karşılayışı güzel, "Hoş geldiniz efendim!" diyerek karşılamış. Bilmiyor karşısındaki müşterilerin kim olduğunu...

Her şeyi beğenmiş Fâtih;
"--Pekiyi, bir de şurdan iki okka un ver!" demiş.

Esnaf boynunu bükmüş, demiş ki:
"--Efendim, size zahmet olacak ama, siz bu alışverişi yaptınız benden, siftah ettim; karşı komşum henüz daha siftah etmedi; acaba zahmet olmazsa, unu ordan alsanız olmaz mı?.." demiş, oraya göndermiş.

Ordan bir-iki şey almış. Bakmış yine tertemiz dükkân, mal temiz, katışık yok, hile yok...

Ben Ankara'dan Dışkapı pazarından yağ aldım da... Baktım, köylü tereyağı getirmiş. E güzel; tadı da güzel, görünüşünden de anlıyor insan... Tereyağını aldım, şöyle bir topak, boncuk boncuk üstünde suları var. Tamam köylünün halis tereyağı... İnandım, aldım; eve geldim, içinden patates çıktı. Topak, patatesin etrafını yağla kaplamış; hile...

Orda Fâtih'in devrinde hile yok... Ordan da başka bir tarafa gönderilmiş:
"--Efendim, öteki malı şurdan alın; işte o da siftah etsin!" demiş.

O zaman Fâtih demiş ki:
"--Ben bu güzel ahlâka sahip milletle İstanbul'u değil, cihanı fethederim!" demiş.

Tek başına Fâtih ateş olsaydı, cirmi kadar yer yakardı. Fethin oluşmasında Fâtih var, ordusu var; mübarek evliyâullah, onlara gerçekleri anlatan insanlar var, komutanların canla başla çalışması var... Çok şeyler var. Bütün ortam, hepsi müsait...

Ben o devri, Osmanlıların Fâtih'e kadar olan devrini, tamamen İslâmî, şeriata uygun, tasavvuf terbiyesi almış insanlardan müteşekkil tertemiz bir devre olarak tesbit ettim, gördüm. O devrin edebiyatına, eserlerine baktığınız zaman öyle, her şeyiyle öyle... Padişah da derviş, asker de...

Bir kitap da okudum ama, tabii hep ana kaynakları karıştırıp yerinden bulmak lâzım! Ulubatlı Hasan'ı yaralamışlar, düşmüş; o kitap öyle diyor. Fâtih yanına gitmiş, kucaklamış Ulubatlı Hasan'ı, sevgi ile "Yiğidim!" demiş. Acıyor onun yaralandığına. Tam ölmek üzere, şehid olmak üzere; surdan düşmüş veya yığıldığı yere varmış Fâtih... Ulubatlı son sözünde demiş ki:

"--Müjde padişahım, Peygamber Efendimiz surların üstünde!" demiş.

Böyle bir kitapta bunu okuyunca, çok hoşuma gitti. Bu bana bizim fakültenin başkâtibi vardı, sekreter deniliyor ya, o anlatmıştı Elâzığ'da bir zâtı: Ölüm döşeğine yatmış, gözlerini kapatmış; konuşamıyor, gözlerini açmıyor, sorulara cevap veremiyor. Ölmedi, henüz daha hayatta ama, ölmek üzere, hâlet-i nezi', vefatına yakın, koma hali dedikleri hal...

Tam öyle iken birden bir ayaklanmış, canlanmış, yatağın içinde bir doğrulmuş, oturmuş. Edeble:
"--Zahmet buyurdunuz yâ Rasûlallah!" demiş, ruhunu teslim etmiş.

Demek ki Rasûlüllah SAS Efendimiz'i gördü koma halinde... Olur mu?.. Olur.

Bizim Almanya'da bir kardeşimiz var, onun akrabası imiş, yatağa yatmış, ölmek üzere... Hastanın durumu belli. Demişler ki:
"--Yâ geçmiş olsun, işte inşaallah iyi olursun, geçer, düzelirsin..."
"--Yok, sağolun ama, ben öleceğimi biliyorum." demiş. "Bu hastalıktan öleceğimi, bu yataktan kalkmayacağımı biliyorum. Biraz sonra şeyhim gelecek, onunla zikrede zikrede ben ruhumu teslim edeceğim!" demiş.

Arkadaş anlatıyor, ismiyle, cismiyle tanıdığı bir kimse; "Biraz sonra kapı çalındı, mübâreğin şeyhi çıktı, geldi. Oturdu başına:

'--Haydi evlâdım, kelime-i şehâdet getir! Lâ ilâhe illallah, muhammedür-rasûlüllah...' vs. derken, can kuşu ten kafesinden uçtu gitti, adam ölüverdi." diyor.

Bak gelmeden, "Şeyhim geliyor, yolda, gelecek!" diyor. Böyle şeyler olabilir diye düşünüyorum. Bazısı inanmaz böyle şeylere ama, ben kitaplarda böyle şeyleri görünce, hoşuma gidiyor.

Toplum temiz, asker temiz, padişah temiz, ulemâ da vakarlı... Ah vakit olsa da, o devrin ulemâsını anlatsam. O devir, ulemanın topluma hakim olduğu, padişahlara, yöneticilere hakim olduğu bir devir; ulema saltanatı devri... Fâtih'e kadar. Ondan sonra iş değişmiş, meselâ Yavuz Selim'den şeyhülislâmlar filân korkmuş. Ama Fatih devri alimleri, Fâtih'ten korkmamış.

Karşı gelmişler. Karşı gelenlerden birisi, hani benim doktora tezime konu olan Hatiboğlu Muhammed vardı ya, o çok dindar bir adam; onun oğlu... Fâtih'e dobra dobra neler söylediyse, Fâtih kızmış, onu makamından azletmiş. Fâtih genç, kızabilen bir insan, sinirli; kızmış, görevinden almış.

Ötekisi Hatibzâde Muhiddin Muhammed, dobra dobra, biliyorum, aileden huyları öyle... Molla Gürânî çıkmış Fâtih'in karşısına, demiş ki:
"--Bu adamı görevden aldın ya padişâhım, bunu görevine iade et; haksızsın!" demiş.

Çünkü o devrin en büyük müderrislerinden biri, görevden attığı kimse.

"--Ya onu tekrar görevine geri getirirsin, ya da biz bütün alimler senin ülkeni terkederiz, alimin kıymetini bilen bir sultanın diyarına gideriz!" demiş.

Padişah geri almış. Molla Gürânî filân öyle insanlar...

Sonra Akşemseddin... Akşemseddin için Fâtih diyor ki:

"--Başka hocalar beni görünce benden dizleri titrer; ben bu zâtı görünce, bunun karşısında benim dizlerim titriyor, dermanım kalmıyor, ne yapacağımı şaşırıyorum." diyor.

Tasavvuf heybeti var, evliyâlık heybeti var. Allah'tan korkan insandan herkes korkar. Devir Hak alimlerinin, Hakk'ı bilen evliyâullahın hakim olduğu devir. Peygamber Efendimiz durup dururken medheder mi?.. Ordu da medhediliyor, sadece Fâtih medhedilmiyor ki... "O ordu ne güzel ordudur." deniliyor.

Fâtih'in Fetih Hazırlıkları

Hattâ kolay değil, 6 Nisanda başladı hücum; cuma namazını bir gün önce kıldılar, cumartesi günü başladı. İki aya yakın, 53 gün o duvarları toplar döğdü. O toplar, nasıl toplar biliyor musunuz?.. Beşyüz-altıyüz kiloluk taş gülleler atıyor. Şâhî topları; bilmem kaç metre boyunda, bilmem ne kadar eninde, bilmem kaç tane mandanın çektiği alâmet şeyler...

"Gümmm... Gümmm..." diye kocaman, masa kadar kaya şu duvara gelirse ne olur?.. Gider. Topkapı'yı gördünüz, Edirnekapı'yı gördünüz; nasıl çatlamış duvarlar, nasıl yıkılmış?.. Öyle usturuplu atmışlar ki, bir oraya atmış, bir oraya atmış Yâni büyük bir kütüğü, oduncu kıracağı zaman nasıl belli yerlerine vurur; öyle ustalıkla suru yıkmışlar. Topçuların atışı da bir ustalık...

Surların geçilmesi kolay değil! İlkönce surların önünde yirmibeş metre su hendeği var, nehir gibi su havuzları yapmışlar. Surun dibine kolay gidemiyor. Onu geçtikten sonra, bilmem kaç metre yüksekliğinde birinci suru geçecek. Onu geçtikten sonra yirmi-yirmibeş metre tekrar yürüyecek, birinci surlardan çok daha yüksek ikinci surlar geliyor; onları geçecek...

Yâni kaç defa muhasara edilip de fethedilememesi, alınamaması, İstanbul'un surlarının çok mükemmelliğinden... Bir de yukarıda Rum Ateşi denilen bir silâhları var; attıkları zaman yapıştığı yerden çıkmıyor, yakıyor. Suyla da sönmüyor.

Fâtih o surlara hücum edebilmek için hareketli, tekerlekli kuleler yaptırmış. Mûcid, icatçı yâni Fâtih... Hareketli kuleler yaptırmış, adı kişver küşâ; ülke açan... Kuleleri ittiriyor, düşmanlar da ateş atıyor, bilmem ne yapıyor; kuleler surlara öyle yanaşıyor.

Muazzam şeyler yapmış. Halicin bir tarafından öbür tarafına kayıklardan, bilmem kaç askerin yanyana geçebileceği köprü yapmış. İstihkâm... Karadan gemileri götürmesi mâlûm... Muazzam işler.

O surlardan öylece geçmek ve İstanbul'u fethetmek nasîb olmuş. Kuşatma 53 gün sürmüş. O 53 gün içinde eğer Avrupa'dan bir ordu gelseydi, onunla savaşmak zorunda kalacaktı. Ama Allah-u Teàlâ Hazretleri nasîb etmiş.

Fâtih Sultan Mehmed 6 yaşında Amasya'ya vali olarak gönderilmiş diye bir rivayet var. O tereddütlü olsa bile, 1443'te 11 yaşında iken Edirne'den Manisa'ya vali olarak gönderiliyor. 11 yaşında...

Erken yetişiyor. Yâni insanların yetişmesini çok güzel başarıyordu Osmanlılar, ilk devirde. Küçük çocuk, daha 11 yaşındaki çocuk... Tabii yanına bilginleri katıyor. Bilginlerin eğitiminde uygulamalı yönetim. 11 yaşında vali. Nasıl oturacağını, nasıl konuşacağını, nasıl sabredeceğini; her şeyi öğretiyorlar kendisine lalaları, hocaları, öyle yetişiyor.

11 yaşında vali... Ondan sonra 12 yaşında ilk hükümdar... Babası, "Gel otur!" demiş. "Gel evlâdım, seni seçtim; ben çekilmek istiyorum!" demiş.

Babanın tahtı ona bırakması, dünya tarihinde pek görülmüş bir olay değil. Baba çok mükemmel bir baba da ondan. II. Murad'ın çok güzel ahlâkı var... Çok halim selim, çok iyilik sever, çok güzel meziyetlere sahip, çok dindar, sofu bir insan olduğunu, kendisini ibadete vermek için, savaştan nefret ettiğinden tahtı bıraktığını söylüyorlar.

Tahtı bırakan bazı insanlar var tarihte. En meşhurlardan bir tanesi biliyorsunuz, İbrahim ibn-i Edhem, Belh sultanı imiş. Sarayı bırakmış, ondan sonra derviş olmuş. Bunun babası da derviş, yâni öyle bir eğitim almış.

Tabii vaziyet sıkışınca babasına diyor ki:
"--Gel tekrar tahta geç!"

Babası da diyor ki:
"--Sen padişahsın, ülkeni sen koru!.."

Yâni selâhiyet veriyor çocuğuna, çocuğu başarsın diye. O da demiş ki:
"--Baba bak, padişah bensem, emrediyorum gel ordunun başına! Yok padişah ben değilsem, sensen; gel, ülkeni kendin koru!" demiş.

12 yaşındaki çocuğun zekâsına bak!.. Buna dilemma diyorlar ya, ikilem, yâni iki ihtimâle göre de sonuç aynı. Mantık oyunu...

Çok güzel tahsil görmüş; her türlü, o çağa göre en çağdaş olan ilimleri okumuş. Kütüphanesi elimizde; Haritaya, coğrafyaya, matematiğe dair eserler var... Yedi dil biliyor: Sırpça, yâni Balkanlarda geçerli dil; Yunanca, Lâtince, Arapça, Farsça, Türkçe... Böyle çok iyi yetişmiş. Hatta bir kitap yazıyor; bir Yunanlı, "O devirlerin en büyük Yunanca bilen alimi durumundaydı." diye Fâtih Sultan Mehmed'i öyle anlatıyor.

18 yaşındayken Edirne'de parlak bir düğünle evlendi. Babası ölünce, 19 yaşında tekrar padişahlık tahtına oturdu. 1451'de tahta geçti, bir sene sonra 1452'de, Anadolu Hisarı'nın karşısına Rumeli Hisarı'nı inşâ etti. İstanbul'u alacak; aklı, fikri İstanbul'u almak... Rumeli Hisarı'nı yaptırdı 1452'de. Ondan sonra 1453'te de, padişahlığının ikinci senesinde, 21 yaşında İstanbul'u fethetti. 857 hicrî tarihinde, Cemâziyel-evvel ayının 20'sinde, salı günü içeriye giriş oldu. Milâdî, 29 Mayıs 1453... (Cemâziyel-evvel; Arapçası cumâdâ el-ûlâ, cumâdel-ûlâ, birinci cumadâ ayının yirmisinde.)

Gevher Sultan adlı bir kızı olmuş, Mustafa adında bir oğlu olmuş, hayatında ölmüş. Beyazıd'la Cem'in mücadelesi, kendisinden sonra acı bir macera olarak ortada, bildiğiniz olaylar.

Fatih Sultan Mehmed hakkında tabii bu saatten sonra sözü çok uzatmak istemiyorum, kısa kesiyorum. Tarihte bir çağı kapatıp, bir çağı açacak olan büyük bir iş yaptı Fâtih. İki tane imparatorluğu, dört tane krallığı, --bunların dökümleri kitaplarda var-- on bir tane prensliği, yâni onyedi devleti yıktı, aldı. İkiyüz küsür şehir ve kale zaptetti. Bir şehrin, bir kalenin zaptı çok zor bir iş.

Fâtih'in Meziyetleri

Ondokuz yaşındayken padişah oldu, kırkdokuz yaşında öldü. Otuz senede yirmibeş büyük askerî sefer yaptı, Balkanlar'da muazzam seferler yaptı. Seferlerin bizzat içinde bulundu, komuta etti. Çok cesur, çok atılgan bir insandı. Ben huylarını dedesi Çelebi Mehmed'e benzetiyorum ama, asıl Yıldırım Beyazıd'a benziyor. Fatih de yıldırım gibi yâni...

Yıldırım ne yapmış?.. Haçlılar Niğbolu kalesini muhasara etmiş, Doğan Bey kaleyi savunma tedbiri almış. Geceleyin bir ses duyuyor:
"--Bre Doğan, bre Doğan!.."

Doğan Bey, bu kalenin muhafızı. Adıyla hitap ediyor birisi:
"--Doğan, bre Doğan!" diye ses duyuyor.
"--Allah Allah, ben bu sesi tanıyorum; Allah, Allah!.."

Sura gitmiş, bakmış, aşağıda padişah:
"--Korkmayasın, geliyorum imdadına... Dayan bre Doğan!" demiş.

Cesarete bak!.. Muhasara edilen bir kaleye geliyor. Yıldırım Bâyezit, yıldırım gibi. Fatihin huyları onun huylarına benziyor ve onun yolunu izlemiş.

Fâtih padişah olduğu zaman, ülke 900 bin kilometrekareymiş. Yâni şimdi Türkiye'nin yüzölçümü 776 bin kilometrekaredir. Şimdiki Türkiye'den büyükmüş. Tabii Karamanoğullarından Adana tarafı filân Mısırlıların o zaman. Mısırlılar tâ böyle Suriye'yi, Adana'yı tutuyorlarmış ellerinde o sırada... Vefatında 2 milyon 214 bin kilometrekareye, yâni ikibuçuk misline çıkartmış. Yâni o kadar genişletmiş.

Biliyorsunuz İtalya'nın güneyinde Otranta kalesini aldı, asker çıkarttı, kale yaptı orada. Oradan İtalya'nın yukarısına doğru gidecekti, Roma'yı da alacaktı. Vefat eder etmez, Otranta kalesindekiler ordan geçtiler bu tarafa, kaleyi teslim ettiler. Fâtih, kendisinin zamanında böyle bir düşmana kale teslim eden askerlerin yediyüzünü birden, hepsini kesmiş. "Teslim etmek var mı?" diye.

Çok meziyetleri var Fâtih Sultan Mehmed Cennet-mekân'ın. Onun hayatını, yetişme tarzını ve hayatında uyduğu kuralları, ahlâk kurallarını, çalışma kurallarını çok iyi öğrenmeliyiz.

Çok iyi yetiştirmiş kendisini. Her gün kitap okurmuş. Hergün... Bu hergün kitap okumak, çok çağdaş bir şey! Alimlerle düşer kalkar, onların meclislerine katılır, onları meclisine davet edermiş. Çok az gülermiş, mütemâdiyen çalışırmış, çok cömertmiş, çok atılgan ve cür'etliymiş. Bunları düşmanları söylüyor, ben söylemiyorum. Düşmanlarının sözlerini böyle yazdım, yazılarını çizdim, işaretledim; onları söylüyorum.

Avrupa'nın mukadderâtı üzerinde Türklere asırlarca süren bir üstünlük kazandırmış. Düşmanları söylüyor. "Tahta çıkar çıkmaz kendisi ve milleti hakkındaki Peygamberinin müjdesini tahakkuk ettirmek için harekete geçti." diyorlar. Nasıl biliyor Avrupalılar, gayet iyi biliyorlar.

Türk tarihin gelmiş geçmiş, en renkli ve en büyük şahsiyeti. O kadar geniş bir kültürü var ki; icadlar yapmış, matematiği çok iyi biliyor, topçulukta, askerlikte keşif sahibi... Yunanlı Kritovolus, kendisinin çok keskin zekâlı bir filozof olduğunu söylüyor Fâtih'in. Ulemâyı, şairleri çok kollamış.

Hesap gününü ve ahireti hatırından çıkartmadığı için, mes'uliyetini üzerine aldığı gazâ vazifesinin ağırlığını müdrik bir insan olarak yaşamış. Bunun için hayatını ve sıhhatini dahi hor görerek çalışmış Fâtih.

Çok mütevâzi ve münzevî bir hayat geçirmiş. Münzevî demek, içine çekilmiş, kendi kendine demek. Kimseyle yemek yemezmiş mübarek; hayâ ve vakar sahibi olduğundan... Çünkü fazla yüz-göz olmak istemiyor yâni. Kitap mütâlâasından ve tefekküründen çok büyük zevk alırmış.

Mu'tekif gibi ömür sürermiş. Mu'tekif ne demek? Ramazanda i'tikâfa giren demek. Ramazanda i'tikâfa girince insan, camide nasıl mahrumiyetli yaşıyor, biliyorsunuz.

Üç yüz bilmem kaç tane cami yaptırmış. Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:
"--Allah rızası için bir cami yaptırana, Allah cennette bir köşk ihsân eder."

Üç yüz küsür camisi var.

Hukûkî düzenlemeler yapmış. Fâtih Kanunnâmeleri'ni koymuş. O zamanın üniversitesi olan Fâtih Medreseleri'ni, sekiz tane medrese, sahn-ı semân denilen medreseleri yaptırmış. Ayasofya Medresesi'ne en büyük matematikçi Ali Kuşçu'yu tayin etmiş. Devlet adamlarının iyi yetişmesi için, çok müesseseler kurmuş. "Onun saltanatı, adaletin, doğruluğun, hakkın ve ilmin saltanatıydı." diye bildiriliyor.

En sonunda da seferdeyken, sefere çıkmışken vefat etmiş.

Hani, biz şimdi dua ediyoruz, camilerde filân namaz kıldıktan sonra diyoruz ki:

"--Yâ Rabbi, işte şu bizim canımızı ibadet üzereyken, abdestliyken, oruçluyken, hak yoldayken, hac yolundayken, umre yolundayken, cihad yolundayken bizim canımızı al yâ Rabbi!.. Yâni yanlış yolda, günah yolundayken olmasın..." filân diye dua ediyoruz.

Şairin birisi diyor ki:

Tevbe ettim ki, etmeyem tevbe;
Tevbeye tevbe-i nasûh olsun!

Yâni bir kere tevbe etmiş içki içmemeye, ona da pişman olmuş: "Bundan sonra vallà billâ etmem!" demek istiyor. Yâni içerim, devam ederim demek istiyor. Böyle edepsizler var yâni. Meyhanede içki içerken çatlamış, Allah da ona öyle bir ölüm nasib etmiş. Ahirete göçüşü öyle olmuş.

Fâtih Sultan Mehmed de orduyu hazırlamış, cihada giderken İstanbul'dan çıkmış, Gebze'ye gelmiş. Orada hünkâr çadırındayken vefat ediyor. 1481 yılında vefatı. Yâni cihad yolundayken ruhunu teslim etmiş oluyor.

Kânûnî Süleyman da öyle... Kânûnî Süleyman da Avrupa'ya askerî bir sefere gittiği sırada ruhunu teslim etti. Şair Bâkî onun için yazdığı mersiyede diyor ki:

Minnet Hudâ'yâ kim, dû cihanda kılıp saîd,
Nâm-ı şerîfin eyledi hem gàzi, hem şehid.

Yâni gazadayken öldüğü için şehid rütbesiyle, gazi ama şehid rütbesiyle ruhunu teslim etmiş oldu.

Fâtih'i önce kendimiz iyi öğrenelim! Tabii, iyi öğrenmek için, de ben kendimi sorumlu hissediyorum. Fâtih'i çok güzel anlatan bir kitap yazmak lâzım!..

Çocuklarımızı Fâtih gibi yetiştirmeye özen göstermeliyiz! Yâni, Fâtih nasıl 11 yaşında sorumluluğu almış, belki 6 yaşında almış, vâli olmuş yâni. Bu çok önemli... Çocuklara sorumluluk vererek, ama büyüklerin yanında, böyle yetiştirmek lâzım! Hocaların yanına çocukları alması lâzım! Biraz böyle asistan gibi yetiştirmesi lâzım!

Çocuklara dînî ruhu, yâni fetih ruhunu çok güzel öğretmemiz lâzım! Fâtih gibi çalışkan olmayı öğretmemiz lâzım! Okuyan, yazan, çalışan, düşünen, güzel ahlâka sahip bir insan olacak tarzda yetiştirmeye gayret etmemiz lâzım!

Kendimiz de, silkinmemiz lâzım! O güzel hasletlerden ibret alarak, Fâtih gibi hayat sürmeye zorlamamız lâzım!..

Allah-u Teàlâ Hazretleri ruhunu şâd eylesin. Makamını a'lâ eylesin... Bizlere de rızasına uygun, onun gibi o yolda güzel çalışmalar yapmayı nasib eylesin... Nice güzel hizmetler yapmayı nasib eylesin... Nice füyûzât ve fütûhat, bizlere, çocuklarımıza ihsân eylesin.

Sübhàne rabbinâ rabbil-izzeti ammâ yesifûn... Ve selâmün alâ cemîil-enbiyâi vel-mürselîn... Ve âli küllin ecmaîn... Vel-hamdü lillâhi rabbil-àlemîn, el-fâtihah!..

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A

28. 05. 1999 - Melbourne / AVUSTRALYA

Hazırlayan: Dr. Metin Erkaya

 

Ödev Ödev Bizim hikayeler - Hikaye Arşivi Mersin Kablo TV - Mersin Uydunet